10 Ağustos 2011, 12:33 | Yorum yok

Hüseyin Karataş, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ’nin (ÇYDD) avukatı. ÇYDD kurucusu Türkan Saylan, sadece müvekkili değil, arkadaşıydı da. Saylan, ölmeden önce yazmaya başladığı kitabını, Karataş’ın bitirmesini vasiyet etti. Geçen hafta Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan ‘Son Nefeste Son Savunma’ adlı bu kitap, dernek ve Saylan hakkındaki iddialara belgelerle cevap veriyor. Bugünlerde CHP’den milletvekili adaylığına hazırlanan Karataş’la, değişen hayatını konuştuk.

Avukat Hüseyin Karataş (57), yakın arkadaşı Türkan Saylan’la ilişkisini, “Hocamla ilişkim avukat müvekkil ilişkisinin çok ötesinde” diye özetliyor. Hayranı ve arkadaşı olduğu Saylan’ın ‘Son Nefeste Son Savunma’ adlı kitabını yazdığı günlerine de eşlik etmiş. “Kitap için gereken mahkeme kararları ve duruşma tutanaklarını hazırlıyordum. Türkan Hocam da o çok sevdiğim elyazısı notlarını bana okuyordu.”

Kitap taslağı, 13 Nisan 2009’daki Ergenekon soruşturması sırasında polisin el koyduğu evrak arasındaydı. Ölüm döşeğindeyken Karataş’a “Ben dünyamı değiştiriyorum, öbür tarafa gidiyorum. Bu belge kitabımızı bir an önce basalım. Tarihe bir not olarak kalsın” demişti. Bu vasiyetten sonra Karataş, dilekçe verip taslağın iadesini talep etti. “Gidip gözaltındaki kitap taslağını aldık. Bize yediemin olarak teslim edildi. Savcılık isteyince götürüp vermek zorundayız.”

Av. Karataş, sadece ÇYDD değil, birçok büyük şirketin de hukuk danışmanı. Sülalesinin ilk kez ortaokul ve liseye giden, üniversite eğitimi alan ilk üyesi. Amasyalı, okuma-yazma bilmeyen yoksul bir ailenin çocuğu. Dokuz kardeş. Annesi ilkokulda müstahdem, babası ayakkabı tamircisi. Öğrenciliği boyunca ihtiyaçlarını kendisi karşılamak zorunda kaldı. İhtiyaç sahiplerine yardım etme isteği o yıllarda yeşerdi. İlkokulda simit sattı. Parasız yatılı sınavlarını dereceyle kazandı. Harçlığını bu kez ayakkabı boyacılığıyla kazandı. Çocukluğundan beri, “Hâkim olacağım” diyordu.

ÜNİVERSİTEDE HAMALDI GÜNDE 45 TON TAŞIDI

Büyüyüp güçlenince lisede hamallığa başladı, Hukuk Fakültesi’ni kazanınca da İstanbul sebze ve meyve halinde çalışmayı sürdürdü. “Üniversite sonuna kadar yaz tatillerinde hamallık mesleğini sürdürdüm. Günde 45 ton taşıyordum. Ciddi para kazanılıyordu. Bu parayla kışın öğrenimime devam ediyordum. Ailemin de ihtiyaçlarını karşılıyordum.” Okul bittiğinde hâkimlik sınavını dereceyle kazandı. 1978’de Giresun Espiye’ye atandı. “Hâkim ve savcıların namlunun ucunda olduğu bir dönemdi” diyor. Kaos ortamından uzak kalmak için askerliğini yaptı. Döndükten sonra idealindeki meslek olmasına rağmen, hâkimliğin ideallerini gerçekleştirmekten uzak olduğuna karar verdi. İstifa etti, İstanbul’a gelip avukatlık yapacaktı. “İstanbul’da yedi-sekiz bin avukat vardı. ‘İnsanlar bana neden gelsin’ sorusunu sordum kendime. Farkım olmalı, kendimi geliştirmeliyim, dedim. Evli ve iki çocuklu olduğum halde İngiltere’ye dil öğrenmeye gittim.”
Cambridge’te geçen iki yıl boyunca dil öğrenirken, geride bıraktığı hâkimlik yıllarına bakmadan garsonluk, barmenlik yaptı. 1983’te İngilizce sertifikasıyla İstanbul’a döndüğünde “Orada ne öğrendin” diye soranlara “İki şey öğrendim” dedi. Demokrasiyi ve ticari terbiyeyi öğrenmişti. “İngilizler için ticari terbiye, hile yapılmaması ve verilen sözde durulması demek. Bu terbiyeye göre siz koşul itibariyle diğerinden önde olsanız da karşı tarafın hakkını gözetebilmelisiniz.” Avukat olarak ticari davalara bakmak istiyordu. Ama önce İngilizce bildiğini duyurmasını gerekiyordu. Bankacılık alanında uzman olmak istiyordu. Uluslararası bir bankaya başvurdu, amacı banka müşterilerine ulaşmaktı. Bankadan ücret talep etmedi. Bankanın genel müdürü, Karataş’ı dinledikten sonra hukuk servisi şefi olarak işe aldı. Kısa sürede müdür yardımcısı olmadan müdürlüğe terfi etti. 10 yıl çalıştıktan sonra hukuk danışmanı olarak istifa etti. “Bu süre, çalışma standardımı bilen iyi bir müşteri kitlesi yarattı.” Nişantaşı’nda kendi hukuk bürosunu kurdu, iş potansiyeli gitgide büyüdü. 20 kişilik ekibe, avukat oğlu da katıldı. Esas olarak ticari davalarla ilgilense de ÇYDD davaları gibi
istisnaları oldu.

UCUZ ÇALIŞMAM AMA ALDIĞIM PARAYI SİZE BAĞIŞLARIM

12 yıl önce komşu eczanenin sahibesi Nişantaşı’ndaki hukuk bürosuna geldiğinde, hayatının seyrinin değişeceğini bilmiyordu. 1999’da ÇYDD Başkanı Türkan Saylan, dernekle ilgili davalar başlayınca, “Bizim bir avukata ihtiyacımız var” diyor. Dernek saymanı, Karataş’ın hukuk bürosuna komşu eczanenin sahibi, Saylan’a, Karataş’tan söz ediyor. Karataş’tan da olumlu cevap alınca Türkan Saylan’la birlikte ziyaretine geliyor. Saylan, avukat ücretini ödeyemeyeceklerini söylediğinde, “Ucuz çalışmam ama aldığım parayı size bağışlarım” diyor. Karataş, Saylan’la o günden sonra başlayan ilişkisini şöyle tarif ediyor: “Abla-kardeş, anne-evlat diyelim; ilişkimiz kesintisiz devam etti. Çok güzel anılarımız var. Yaradılışımız çok benziyor. O da bir işle yetinmezdi. Yazı yazarken TV izler, bir yandan da yanındakilerin konuşmalarını dinleyip müdahale ederdi. Ben de böyleyim. İletişimimiz hiç kopmadı. Çalışma tarzlarımız fazlasıyla benzerdi.”

Uluslararası bir bankanın hukuk servisinde yöneticilik yaptıktan sonra zengin bir müşteri portföyüne sahip oldu, üst üste kazandığı ticari davalarla geçinip gidiyordu. Ama ÇYDD’nin avukatlığı teklifini kabul etmekle kalmadı. Derneğe üye oldu, Türkan Saylan’la birlikte şehir şehir dolaştı, dosyalar dolusu iddialara karşı hukuk mücadelesi verdi. Berdel ya da kuma geleneğine kurban gidecek kız çocuklarının burslu öğrenim görmesi için çalıştı. “ÇYDD’liler hiçbir çıkar beklentisi olmadan canla başla çalışıyorlardı. Türkan Hoca hayatını vakfetmişti. Zaten başlı başına görülüp tanınması gereken çok enteresan bir insandı. Eğer şu an burada olsaydı, on dakika sonra siz, hocam Van’da bir okul ihtiyacı var mı, nasıl yardım edebilirim, derdiniz. Çekim alanı vardı, etkilerdi. Samimiydi, insanlar arasında ayırım gözetmezdi.” Karataş bütün bunlara tanık olduktan sonra yıllardır tek başına sürdürdüğü yoksul çocuklara burs vermeyi, ÇYDD’yle organize biçimde yapmaya karar verdi. Hem avukatlık ücretini hem de başka bağışlarla yüzlerce öğrencinin öğrenim görmesine katkıda bulundu. Bir yandan da derneğe üye ve genel merkez delegesi oldu.

STATÜ DEĞİL HİZMET İÇİN

İnsanlar genellikle para kazanmak, iyi yaşamak, statü ve prestij sahibi olmak için yaşar. Kimileri başarır. İnsanları en mutlu edeni de sosyal statü sahibi olmaları ve bunun öldükten sonra da devam etmesi. Ama Türkan Saylan için bunun hiç önemi yoktu. 2005’te Ankara’daydık. Cep telefonu çaldı. Karşısındaki bir süre dinledikten sonra “Hayır, adım kesinlikle olmaz. Olacaksa Çağdaş Yaşam olsun” dedi. Telefonu kapattıktan sonra sordum. Meğer bir belediye başkanı arayıp adını sokağa vermek istediklerini söylemiş. Türkan Saylan kabul etmedi. Çünkü sadece hizmetin peşindeydi.

YAŞAMA ÇIĞLIK KATAN KADIN

Hocamın iki çığlığı vardı unutamadığım. ÇYDD yöneticisi Prof. Ayşe Yüksel tutuklandığında, Saylan hastanedeydi, son günlerini yaşıyordu. Yanındakilere “Fişimi çekin” demiş. O gün Yüksel’in tahliye edildiğini haber vermek için aradım. “Sizi ziyarete geleceğim. Ayşe Hanım’ı da yanımda getireceğim” dedim. Türkan Hocam’ın dakikalarca süren sevinç çığlığını unutamıyorum. Nasıl birden o enerjiye kavuştu, nasıl mutluluktu öyle… Yatağından doğrulmuş hemen. Yanından eksik etmediği kırmızı rujunu sürmüş. O günkü sevincini unutamayacağım. Ergenekon aramalarının sadece kendisiyle ilgili olduğunu sanıyordu. Haberlerden diğer ÇYDD yöneticilerine de aynı şeyin yapıldığını öğrendiğinde attığı çığlığı da unutamıyorum. Ama hüzün doluydu bu çığlık. Türkan Saylan benim için yaşama çığlık katan kadındır.

SON NEFESTE SON SAVUNMA

Av. Hüseyin Karataş’ın Son Sözü

Zaman ne çabuk geçiyormuş…

13. Nisan 2009 tarihinin üzerinden neredeyse 22 ay, sevgili Türkan Saylan’ın vefatı üzerinden 21 ay, sevgili Mustafa Balbey’in tutuklanmasının üzerinden yaklaşık 700 gün geçti.

Bu kitapta başlangıç hikayelerini okuduğunuz suçlama ve ithamlar, sonunda Ergenekon adı verilen terör örgütü üyesi olma suçlaması ile üç ÇYDD yöneticisi hakkında bir iddianame düzenlenmesi ile taçlandırıldı.

Bugün bakıyorum da, Ergenekon adı verilen iddianamenin yazımına 2000’li yılların başında başlanmış olmalı. O gün neler söylediyse bugün iddianameye konu edilmiş. Türkan Saylan’ın ve Dernek yöneticilerinin bütün bu suçlamalardan beraat etmiş olması da yetmedi.

Yaşasaydı sevgili Türkan Saylan şüpheliler arasında yer alır mıydı bilinmez. Ama Devlet Televizyonu TRT, yaptığı programlarda “yer alacaktı” diyor. Bir bildikleri var herhalde. Bugüne kadar yaşananlara bakınca hiçbir adımın boşa atılmadığını gördükten sonra…

Bu kitapta satranç tahtasındaki hamleleri ve yıllar sonrasına nasıl yatırım yapıldığını gördünüz.

Bugün, Türkiye’de bizim bilmediğimiz bir Anayasa var galiba üç maddeden ibaret.

1-      Atatürk adını anmak yasaktır.

2-      Muhalefet etmek yasaktır.

3-      Beni ve benim adımlarımı yargılamak yasaktır.

Ben Hukukçuyum.

HUKUK HEPİMİZ İÇİNDİR.

HUKUKU HİÇE SAYANLAR, SONUNDA HUKUKA MUHTAÇ KALMIŞLARDIR.

Tarih böyle söylüyor.

Sevgiyle kalın…

Özgür kalın…