29 Aralık 2014, 19:30 | Yorum yok


12 Mayıs anneler gününde oynanan Fenerbahçe-Galata­saray futbol maçında bir pankart açılmıştı tribünde: “Biber gazı kimyasal silahtır” yazıyordu. Gülümsetti beni. Ama bir o kadar da düşündürdü.

Sorması ayıp, biber gazı kimyasal silah mıdır?

Türkiye’de yaşayan neredeyse herkes biber gazı tatmış durumda. Biber gazı tatmanız için sokağa çıkıp yürüyüş yapmanız, eylem yapmanız gerekmiyor. Evinizde oturur­ken de, büronuzdayken de biber gazını tadabiliyorsunuz.

Bugünlerde komşu Suriye’de muhalifler Devlet’in, Dev­let de muhaliflerin kimyasal silah kullandığını iddia ediyor. Elinde daha güçlü kimyasal ve nükleer silahlar olan güçler de “dersini veririz haa” diye Suriye’ye tepki gösteriyorlar.

Sorması ayıp, kimyasal silahla mı dersini vereceksiniz? Yoksa atom bombası ile mi? Bunları siz kullanırken insan­lık hukuku yok mu? Hukuk, sadece sizin gücünüzün yetti­ği devletlere mi uygulanacak?

Elbette kimyasal silah kullanmak bir insanlık suçudur. Bunu savunmanın hiçbir haklı tarafı olamaz. Peki, kim­yasal olmayan silah kullanmak doğru mu ki? İnsanların birbirlerini din, dil, ırk, mezhep farklılıkları için öldürmeleri normal mi? Bugüne kadar neden desteklediniz çatışma­ları? Neden önlemek için bir adım atmaktan kaçındınız?

Muhalifler, silahları evlerinde üretmiyor. Bu silahları birileri veriyor ellerine. Herhalde “bilgisayar oyununda ol­duğu gibi insanlar birbirini nasıl kırıyor, bir izleyelim” diye­rek değil. Silahları, birbirlerini öldürsünler, bizim çıkarımız galip gelsin diye veriyorlar. Sureyi Devleti de “Kimyasal silahları ben kullanmadım. Kullanan muhaliflerdir. Onlar da Türkiye’den aldı bunu.” diyor.

Bu iddia çok vahimdir. Muhaliflere açık destek veren ve onların yanında olduğunu sürekli söyleyen, olur olmaz her yerde biber gazı kullanan, bundan rahatsızlık duyma­yan bir iktidar var suçlamanın hedefinde. Bir soru işareti doğmuştur kafalarda. Bu karşılıklı suçlamalar, şimdi yeni bir eksen üzerine oturmaya başladı. Bu yazıyı kaleme aldığım “anneler günü”nden bir gün evvel, Reyhanlı’da patlayan bombalar ve ağlayan anneler, yine yürek sızlattı.

Suriye Devleti muhalifleri, muhalifler Suriye Devle-ti’ni sanık sandalyesine oturtmaya çalışıyor.Ama ülkemizi ilgi­lendiren yanı, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyen Atatürk Türkiye’sinin, hem de komşu bir ülkede yaşanan bir iç sa­vaşta “bir tarafı destekleyen taraf” olarak görünmesi ve bunun bütün dünya tarafından bu şekilde kabul edilmiş olmasıdır. Bombalar, bu nedenle Reyhanlı’da patlamıştır. Eğer ülkemiz Atatürk’ün yurtta ve dünyada barış ilkesi­ni özümseyip, yaşatmış ve yaşamış olsaydı bu bombalar ülkemizde patlamazdı herhalde. Ülkemizi Suriye’deki ça­tışmalarda aleni taraf olarak görmek, yani savaşa sokmak isteyen organizatörler son derece planlı bir operasyon yapmışlardır.

Muhalifler yaptı dersen, “Desteklediğin adamlar neden yapsın?” sorusu gelecek. Suriye Devleti yaptı dersen “bir savaş nedeni” sayılacak. Her iki tezi de doğrulayan kanıt­lar atılacak ortaya ve her iki tezi de destekleyen ülkeler olacak, belirsizlikler doğacak. Belirsizlikler kalırsa “Suçlu­su bulunmayan dosyalar zaman aşımı süresi dolunca iş­lemden kaldırılır.” hukuk ilkesi burada yürümez. Unutma­yalım ki tarihteki savaşların büyük bölümü, belirsizliklerin aşılamamış olması nedeniyle çıkmıştır.

Reyhanlı’da gerçekleştirilen terör olayını haklı göste­recek hiçbir neden olamaz. 46 yurttaşımız hayatını kay­betmiştir. Evlatlarımız ölmüş, anneler ağlamıştır. Hem de anneler gününden bir gün önce.

Anneler neden ağlar?

Anneler, sevinir ağlar, üzülür ağlar. Anneler, evladı başarılı olur ağlar, başarısız olur ağlar. Bugün televizyon­larda gördüğüm ağlamalar ağlama değildi. Bir ölümdü aslında.

Anneler, evladı ölürse ağlamaz, ölür. Ölür ama ne za­man gömüleceğini bilemez sadece. Bu yılki anneler günü, Reyhanlı’da patlayan bombalardan Türkiye’deki bütün annelerin, yüreği parçalanan, evlatları ile birlikte ölen 46 anneye ağladığı bir gün oldu. Lanet olsun! Bu sevimli der­gide hep keyifli şeyler yazmayı düşlemiştik. Sevimli “sor­ması ayıp”lar üzerinde duralım demiştik.

Hukukun kişi ve zümrelerin değil, tüm halkımızın hakkı olduğunu ve tüm dünyada da bunun böyle olması gerek­tiğini söylemiş, hukuk mesleğinin de bunun sağlanması için yürütülmesi gereken çabalar nedeniyle “yüksek geri­lim mesleği” olduğunu yazmıştık. Her hukukçunun da bu yüksek gerilime alışmak zorunda olduğunu belirtmiştik.

Biz hukukçular yüksek gerilime alıştık alışmasına da, geçen günler, sadece hukukçuların değil, Türkiye’de ya­şayan her insanın yüksek gerilime alışması gerektiği gibi bir sonuç ortaya koydu.

Baksanıza bir futbol maçında bile insanlar “biber gazı kimyasal silahtır” diyor. Bana göre de insanların vücut kimyalarını bozacak her kimyasal, kimyasal silahtır. De­mokrasilerde insanlar kendilerini ifade etmek için illa biber gazı tatmak zorunda bırakılıyorlarsa, bu durumun demokrasi ile bir ilgisi olamaz. Karşınızdakinin de insan olduğunu ve kendini bir şekilde ifade etmesinin yolunun kendisine açılması gerektiğinin hem yurttaşlarımız hem de yönetenlerimiz tarafından bilinmesi savaş değil, barış getirir.

Barış olsun dünyada. Anneler ölmesin, ağlamasın. Sevgiyle ve ışıkla,